AKİT SON DAKİKA
MEKKE CANLI YAYINMEDİNE CANLI YAYIN

Adabıyla ibadet

İbadette edep; niyetin, kalpte olanın dışarı yansımasıdır. Kalbin, dilin, bütün uzuvların tazimle insicamı, iç ile dışın birbirini doğrulamasıdır. Resulullah (sav)’ın verdiği haberi Münire Daniş bizlere hatırlatıyor; “Kalbinde huşu olanın bedeni de öyle olur.”

Edep, insana istikamet ve iyilik üzere terakki kazandıran ahlaki incelik, usul titizliği, güzellik dairesidir. Nihayet her işin, her hâlin bir edebi erkânı vardır ve her hâlin iyiliği edeple muhkemdir. En kuşatıcı edep ise Allah’ı tazimdedir ve bu edebin tezahürleri insanın her hâlinde kendini gösterir. Allah’a karşı edep, kulun her hâline sirayet eder ve her hâlini güzelleştirir. “Allah’ın ve Resulü’nün huzurunda öne geçmeyin” (49/1), “Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin” (49/2), “Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın” (49/12), “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” (49/11) gibi ikazlar edep şiarına işaret eder. Edeplere ittiba kalbin takva ile imtihanıdır (49/3). Hz. Yusuf’un, “Bana zindan (nefsin davet ettiği) edepsizlikten daha sevimlidir” (12/33) misalindeki ahlaktır. Edebe riayet etmeyenler ise “aklı ermez kimseler” (49/4), “imandan sonra fasıklığa düşenler” (49/11), “farkına varmadan amellerini boşa çıkaranlar” (49/2) diye vasıflandırılır.

İslam kültüründe adabın (edeplerin) kaynağı Kur’an ve sünnettir. Edepten mahrum olanların her işinde bir eksik, her hâlinde bir kusur vardır. İşte bu mahrumiyet her şeye yansır. En önemlisi de ibadetlerde kendini belli eder.

İbadette edep; niyetin, kalpte olanın dışarı yansımasıdır. Kalbin, dilin, bütün uzuvların tazimle insicamı, iç ile dışın birbirini doğrulamasıdır. Resulullah (sav)’ın, “Kalbinde huşu olanın bedeni de öyle olur” diye haber verdiği gibi.

Allah, “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım” (5/3) lütfuna şükretmenin gereği olarak, “Size verdiğimi kuvvetle alın” (7/171) diye yol gösterir. Allah’ın indirdiği nimeti kuvvetle almanın tefsiri Allah’ın buyruğunu edebi gözeterek, samimiyet ve kararlılıkla benimseme ve daima hatırda tutmadır. İbadet ise bu sarılma kuvvetini (samimiyetini) gösteren, kalbin durumunu ortaya çıkaran bir meşguliyettir.

Namazın adabı

Allah Resulü’nün, Kur’an’la muhataplıkta “Ağlayın, ağlayamazsanız da ağlarmış gibi hüzünlenin” (İbn Mace) nasihati bütün ibadetlerin ruhu olan tazim edebidir. Bütün ibadetleri vakarlı bir hüzünle idrak etmek kulluğun erkânıdır. Kur’an okurken Allah’ın kendisine hitap ettiğini, namaza durmakla Allah’ın huzuruna alındığını, bu yakınlaşmaya her şeyden daha çok muhtaç olduğunu bilmenin ciddiyeti ne dile ne kalbe ne bedene başka bir şeyle meşgul olma izni verir. Allah Resulü’nün, Enes b. Malik’e, “Namaz kıldığın zaman nefse, hevaya ve hayata veda ettirecek ve sadece Allah’a yönelecek şekilde kıl” (İbn Mace) buyurması gibi. İşte namaz bu esas üzerine kuruludur. Allah’tan başka her şeyden uzaklaşmanın huzurunu, Kur’an hitabına muhatap olmanın vakarını bozan şeyler namazın edebine aykırı vesveselerdir.

Namazı vesveseden kurtarmak, Resulullah (sav)’ın buyurduğu gibi “huzurla sükûn bulmak” için gözetilmesi gereken edepler vardır.

İnsanların bedenleri taşıdıkları kalple kıymet kazanır. Namaz, kalbin Allah’tan gayrısına veda niyetini bedene de kazandırır. Kalple beden huşu nizamını alır. Namazın abdest (bedeni temizleme) ile başlaması bu uyumun ilk şartıdır. İşte bu uyumu bozan şeylerden sakınmak da namazı koruma samimiyetidir. Namazın zor ve ağır gelmesi, üşengeçlikle kalkmak, vaktini geçirme lakaytlığı münafıklık alameti sayılan gediklerdir.

Namazda vesvese, uyuklamak, esnemek, kaşınmak, gülmek, bakışı sağa sola çevirmek, bir şeyle oynamak, acele etmek şeytanın huşuyu bozmaya yönelik hileleridir.

Öfkeli ya da telaş içinde olan birinin namaza durması mekruh sayılır. Karnı aç, aklı yemekte olan birinin de yemekten sonra namaz kılması daha doğru sayılmıştır. Hacetini bekleterek namaza durmak, önünden insanların geçeceği bir yerde namaz kılmak da edebe aykırıdır. Tavuğun yem toplaması gibi hızla eğilip kalkmak nehyedilir. Namaz hareketlerinin sükûnunu duyacak şekilde rükünleri usulünce yapmak, rükû ve secdelerde belini tam doğrultmak, iki secde arasında celseyi (sükûnu) gözetmek vacip olan edeplerdir.

Kalbin katılmadığı bir namaz, okunan zikirle yatışmayan azalar, namaz makamının huşusu ile dolmayan bir zihin ameli boşa çıkaran gaflete yatkındır. Gafillerin namazı ise insanı fenalıktan alıkoymaz (İbn-i Mace). Ancak, “Allah’a saygıdan kalbi ürperenler” (2/45) namazın edebine gönülden bağlıdır ve “Namaz ancak (onları) hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (29/45).

Hz. Ali’nin buyurduğu üzere, “Kavrayış ve fıkıh olmayan ibadette, tefekkür içermeyen kıraatte hayır yoktur.” Kalbin hazır olmadığı, kalple bedenin huşu ve huzurla nizam almadığı, dünyayı arkasında bırakmayan namaz eksik kalır. Resulullah (sav)’ın, namazı hafif tutarak ve aceleyle kılan bir adama, “Dön, namaz kıl zira sen namaz kılmadın” (Tirmizî) buyurması bu eksiğe misaldir. Nihayet Resulullah (sav), “Hırsızların en kötüsü namazından çalandır” (Müsned) diye haber vermiştir.

Orucun adabı

“Sükûnet, hareketsizlik, el çekme” demek olan savm (oruç); Allah’a adanmış olmaya aykırı olan heva ve tatminden, hâl ve hareketlerden el çekme manasında insanın kendini Allah’a sunmasıdır. Bu adanma samimiyetini yemeden, içmeden, cinsî münasebetten kesilme ile gösterir. Fakat “kendini Rahman’a adama” (19/26) niyeti bu nehiylerden ibaret değildir.

Orucun adabı, bu adanmayı tamamlayan uyulması vacip olan titizliği de gerektirir. Dili yalan ve gıybetten, kendisini ilgilendirmeyen hususlara müdahaleden alıkoymak. Bakışı haramdan korumak, gözü dünyaya kısmak… Kulağı çirkin sözden ve abes ehlinin sohbetinden kaçırmak… Kalbi menedildiği arzu ve hayallerden sakındırmak, lüzumsuz temennilerle meşgul etmemek… Eli harama uzanmaktan ve çirkinlikte bulunmaktan nehyetmek… Ayağı da haram olan bir gayeye sürüklememek, günaha adım atmaktan alıkoymak… Öfke ve kin gösterisinden, kavga ve küfürden uzak durmak… Orucun insanı Allah’a yaklaştırması için nefsi harekete geçiren alışkanlıklara yüz vermemek orucu saflaştırmanın vacipleridir.

Orucun edebi, onu hatırda tutmayı gerekli kılar. Allah Resulü’nün, “Size sataşan olursa karşılık vermeyin, ben oruçluyum, deyin” nasihati, adanmanın hatırlamayı gerektirdiğine işarettir. Bu yüzden orucu uykuyla geçirmek, malayani işlerle oruç zamanını doldurmak, orucu duymadan atlatabilmenin yollarını aramak, gün boyunca iftarda yiyeceği yemeği düşünmek, ne yiyeceğinin derdine düşmek orucun adabına aykırıdır.

“Edebe riayet etmeyenin yemeyi içmeyi bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur” (Buhârî). Nitekim “Oruç, Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için size farz kılındı” (2/183). Allah’a yakınlaşmanın edebini gözetmeyen nefsinden korunamamış, “Ona ancak açlık ve susuzluk kalmış” (İbn Mace) demektir.

Haccın adabı

Hac yolcusu, Allah’ın kendisini davetini işitmiş ve icabet için yola çıkmıştır. Niyeti Rabbinin muhterem nişanelerini ziyaret, O’nun ağırlamasıyla şereflenmek, kulluğunu en derin seviyede idrak etmek, hayırlara ermektir. Bunun için dünyadan, nefsinden, geçmiş ve gelecek zamandan kurtulmuş olarak niyet eder. Fakat bu azim niyetin, bu mübarek yolun, bu şerefli misafirliğin, bu keremli ağırlanmanın ne derece farkındadır? Hac yolcusunun idraki, yolun, Allah’ın misafiri olmanın edep erkânını gösterebildiği oranda belli olur.

Kabul edilmiş (hacc-ı mebrur) şekilde haccedebilmek için her türlü tedbiri, edebi, hassasiyeti göstermeye hazır olmalıdır. Namazda ve oruçta olduğu gibi kalp ve beden, ihtirama tabi olarak ve tevbe ederek yola çıkar. Bu yolda itaatten çıkışa, riyaya, laubaliliğe, gevşekliğe, malayaniye, gösterişe yer yoktur. Herhangi bir yol değildir bu. Herhangi bir gitmek, herhangi bir varmak değildir. Bu yüzdendir ki en başta gözetilmesi gereken edep, bu yolun masrafının helalden kazanılmış olması ve Allah rızasından başka bir şeyin gözetilmemesidir.

En yüce kudret evine en mütevazı, en muhtaç gönülle çıkılır. Hac yolcusunun, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” (Buyur Allahım, buyur) icabetinden başka sermayesi yoktur. Bir pervane gibi canından, dünyasından vazgeçmiş ve bütün rağbeti Rabbi olan yolcudur. Şöhret ve zenginlik nümayişi olan eşya ve elbiseden kurtulmuş yolcu, ihrama girmekle dünyaya ait ne varsa ve ruhuna yük olan nefsini bir kenara bırakmayı, bütün insanlarla eşitlenmeyi simgeler. Onu tarife yeten cümle, “Saçı başı dağınık ve fısıltıyla konuşan” kişidir. Saçını başını saran tozdan, onu kuşatan yorgunluktan başka hiçbir dünyalık yoktur üzerinde. Sadece kulluk havası içinde, öldükten sonraki toplanmayı böylece hissetmek haccın edebidir. Hüzünlü olmak, tavaf esnasında konuşmamak, bayağı düşünce ve hareketlerden uzak durmak bu edebe riayettir.

Hacı; yol arkadaşlarına karşı yumuşak ve hoşgörülü, insanların verdiği sıkıntılara sabırlı, boş sözden, gönül inciten yaklaşımdan, kavga ve küfürden uzaktır. Getirilen yasaklar Rabbine en yakın insan mertebesinin işaretleridir: Sözünü sertlikle söyleme, sesini kabalıkla yükseltme. Bir hayvanı bir bitkiyi bile incitme. Karşı cinsinle yakınlaşma. Gölge arama. Dünyayı veya kendini hatırlama. Aynaya bakma. Süslenme… İhrama dikiş çekilmesini bile kabul etmeyen bu yerin, bu yolun ve nişanelerinin rahmeti, hürmetten, edepten uzak olana kapalıdır.

Adabıyla tamamlanan hac, “İnsanı anasından doğduğu gün gibi temize çıkarır” (Müslim).
Edepten mahrum olan ise, “dünyadan ve onun içindekilerden daha hayırlı olan hacc-ı mebrur’dan” (Buhârî) da mahrumdur.

Zekâtın adabı

İnsanların iktisadi farklılıklar içinde olması birer imtihan vesilesidir. Zenginle fakir arasında denge ve muhabbeti tesis etmek ise, Allah’ın, malik olanları muhtaç olanlara borçlu tayin etmesine teslim olmakla sağlanır.

“İnsan mal sevgisine aşırı derecede düşkündür” (100/8). Allah’ın istifade ettirdiği zenginlik ise gerçekte yalnız Allah’ındır, kimseyi yegâne sahip kılmaz. Kendisine zenginlik verilen; o varlıkta hem ihtiyacını belli eden (isteyen), hem de muhtaç olmasına rağmen bunu gizleyen mahrumlar için bir hak olduğunu kabul etmek ve istifade ettirmek zorundadır (51/19). Allah bunu farz olan zekâta ve kesintisiz sadakalara bağladı. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe en iyiye (kurtuluş mertebesine) eremezsiniz” (3/92) buyurdu.

İşte zekât bir iyilik mertebesi olarak; muayyen bir zamanda, kazancın muayyen bir kısmını Allah’ın rızasından başka bir menfaat gözetmeden infak etme farzıdır. İnsanın, en iyi (birr) mertebesine çıkabilmesi için infakı adabıyla gerçekleştirmesi zorunludur. İlk edep zekâtın helal yoldan kazanılmış bir birikimden verilmesi şartıdır.

Zekât veren zengin, kendisine bağışlanan kazançta fakirlerin hakkı olduğunu, onları gözetmekle, bu hakkı geciktirmeden vermekle mükellef olduğunu bilmelidir. Verdiğini kendinden bilmemek, Allah’ın, onu bir sebep ve ihsan vasıtası kılmasına şükretmesinin gereğidir.

Verdiğini gözünde büyütmek, başkalarına duyurmak, zekât verdiği kimseyi açıklamak hatta kendine bakıp “ben verenim” diye övünmek, edeple bağdaşmaz. “Sadakanın en faziletlisi sağ elin verdiğini sol elin bilmemesidir” (Buhârî). Açıktan vermek, gizli vermenin hayrına nail kılmaz (2/271).

Verilen zekâtı hatırlatmak, başa kakmak, alanların gönlünü kırmak, gösterişe çevirmek, minnet ya da herhangi bir karşılık beklemek, suiistimal ederek bir hizmet karşılığı kılmak da yasaklanmıştır (2/262-264). Zekâtın edebi, iyiliği ve hayrı yalnız Allah’tan beklemektir. Hz. Aişe, bir fakire herhangi bir hediye (sadaka) gönderdiği zaman elçiye, “Onun duasını iyice ezberle” diye tembih ederdi. Sonra o fakirin duasına aynıyla mukabele ederek, sadakanın karşılığını dua ile eksiltmemek için, “Sadakamız bize has olsun” diyerek Allah’ın rızasını tercih ederdi.

Edebiyle ifa edilmeyen her ibadet gibi zekâta (sadakalara) fesat karıştırmak, asıl amacından uzaklaştırmak, nefse mal etmek ameli boşa çıkarır. Allah Teala’nın buyurduğu üzere “… Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan kayaya benzer. Sağnak yağan bir yağmur isabet eder de onu sert bir kaya hâline getiriverir. Yaptıklarını bu şekilde Allah için yapmayanlar, kazandıklarından hiçbir şeyi tutmaya muktedir olamazlar” (2/264).

YENİŞAFAK